18 Nisan 2009 Cumartesi

Özgürlük...

Biraz önce shuffle'dan müzik dinlerken şu geldi önüme: "Eva OST 3 - The Heady Feeling Of Freedom"

Freedom yazdığım zamanları düşündüm de, genelde hep vize/final zamanlarıydı bunlar. "Hayat ne kadar boş" yazdığım kadar sanırım "For Freedom/Özgürlük İçin" gibi şeyler yazıyordum, sonuçta o çalışma ve sınavı atlattıktan sonra beraberinde getirdiği o his tam bir özgürlük oluyor. Şarkının ismi gerçekten iyi vurgulamış "heady" diye çağırarak bu duyguyu...

Şu anda vize çalışması içinde olsam da bu özgürlük hissini bambaşka nedenlerle arar buldum şu anda kendimde. Hoş aynı zamanda buraya yazmamın da ne kadar anlamsız olduğunu farkettim, gerçekten özgür olabildiğin değil başkalarının yorumları ve okuduklarını bildiğin için kısıtlandığın da bir yer burası. Online günlük anlaşılan bu blog'u açarken saçma geldiği gibi yine saçma geliyor... Doğal bir günlük en iyisi olacak sanırım bu gidişte.

Neyse uzun lafın kısası, özgürlük denen o kafa yapıcı his için bugüne kadar hiç vermediğim bir uğraşı vermem gerekecek. Bugüne kadar hiç bu kadar zorlanmadığım kadar günler belki de beni bekleyecek. Bugüne kadar hiç almadığım kadar ders alıp, duygu ve his tanıyıp, gözlem yapıcam belki de. 

Aah, özgürlük için.

26 Şubat 2009 Perşembe

Yoyo


Bu sayfalar hiç kedim Yoyo ile tanışmamıştı sanırım. Şu sıralar onun hareketlerini iyice izler oldum. Suçsuz, savunmasız ve zararsız(tamam elimdeki yaralar yüzünden pek de zararsız değil) bir varlığa bakıyorum aslında. Masum masum evde dolanıyor, bazen sevgi istediği için kendisine çağırıyor, bazense sırf sizin yanınıza geliyor sanki sizi mutlu etmek istercesine. Yaşadığı dünyada aklında binbir türlü fikir barındıran bizlere bir cevap verircesine, basit ve mutlu hayatını sürdürüyor.

Neden mi bunları düşünüyorum? Ona bakıp imreniyorum aslında şu aralar. Bir süredir kafamı meşgul eden düşünceler iyice arttı, bu sefer daha çok hayatımın devamında nerede olmak istediğim ile ilgili. Üniversiteyi bitirmek üzere olsamda bitirdikten sonra ne yapacağım konusunda en ufak bir fikrim bile yok. Okul hayatım bitecek ve bazı şeyleri yaşayabilmiş bile değilim dışarıdan bakıldığında. Neyse, bunlar o kadar da üzmüyor beni, yaptığım seçimlerin sonucu sonuçta.

Uzun zamandır bu kafamı dolduran düşünceler yüzünden buralara birşey yazmak istiyordum ama biriktirip yazması sanki daha anlamlı oluyor, daha çok bir yazı ediyorlar. Hoş, sadece kötü zamanlarında açıldığın ve iyi şeylerini anlatmadığın birisi gibi oluyor burası ama merak etmeyin, iyi şeyler de yaşıyorum hani.

Neyse, akıl sağlığımı ve düzenimi koruyaraktan, hala düzgün düşünebilme yeteneğimi kaybetmeden yaşamaya devam etmem gerekiyor anlaşılan. Kendime daha çok çeki düzen vermeli, olacaklar karşısında da hazırlıklı olmalıyım...

Son olarak, bir şarkı şöyle demiş:

Ouch I have lost myself again
Lost myself and I am nowhere to be found,
Yeah I think that I might break
Lost myself again and I feel unsafe

Bir başkası böyle:

For how long
For how long
Must I wait
I know there's something wrong

Bir tanesi de böyle:

Go, if you come up against a hurdle.
Fight, fight for the things you believe in.
Passion, Joy, Sorrow, pain and tears.
All they will be pabulum of your life.
Go, if you come under the wet yourself.
Fight, fight for the person you believe in.
Destiny is calling you...
"Obey me, or defy me"

Ve buraya sığdıramayacağım bir sürü şarkı sözü daha...

25 Aralık 2008 Perşembe

Huzursuzluğa Sarılmak

Huzursuzluğa sarılmak nedir bilir misiniz? Bir şeye, daha doğrusu bir canlıya kucağınızı açtığınızda, o canlıyı kavradığınızda size gelen duyguların sıcak olması yerine soğuk duygular olmasını? Kendinizi en sağlam tutmanız gereken anlardan birisi aslında, kendinizden önce önünüzdekinin dayanabileceği bir destek olabilmek için.

Bir canlının enerji yaymasına inanırım, hani derler ya "pozitif/negatif enerji aldım" diye... Tabii bu olay sadece doğaüstü bir şekilde yer etmez kafamda, insan davranışları, hareketleri, mimikleri ve söyledikleri de bu enerjiyi yorumlamakta önemli rol oynuyor. Şimdi bu nereden çıktı derseniz, bu enerjinin algılanmasında mesafe de önemli rol oynar bence. Bir kişiye ne kadar yakın duruyorsanız, o kişiyi o kadar iyi anlayabilirsiniz; ve "temas" son noktadır. İşte iki konu burada birleşiyor: Eğer huzursuzluğa sarılıyorsanız yoğun bir negatif enerji akımı yanında belki sarılmanın verdiği rahatlamayla ufakta olsa bir pozitif enerji kırıntısı geliyor size öyle durumda. Bu durumda kendi pozitif enerjinizi de önünüzdeki kişiye aktarmanız şart.

Bu olayı gerçekten hayatımda düşündüğümde birkaç örnek geliyor aklıma, sarıldıklarım acı bir haber yüzünden bana ağlayan bir arkadaştan, hasta olduğu için çaresiz bir şekilde titreyen bir kediye kadar gidiyor.

Peki ya karşınızdakinin ihtiyacı olduğunu bildiğiniz halde ona sarılamayacak durumdaysanız? Bunun nedenleri de farklı olabilir; ya yeterli bir destek değilsinizdir, ya karşınızdaki sarıldığınız anda parçalanacaktır, ya da sarılmanın sonuçlarına katlanacak durumda değilsinizdir. Hangisi olursa olsun, üçünde de kişi karşınızda durup bu kadar yakınken, karşınızdakinin tüm enerjisini hissedebilirken sorununu tam kavrayamamak, yeterince destek olamamaktır hissedilen...

Bu düşünce hakimken tabii sarıldığınızda pozitiften çok negatif enerji yaymanız da mümkün ya, neyse...

17 Aralık 2008 Çarşamba

Nasıl bir yarış?


Bu sefer 1 ay sonra tekrar döndüm buralara, tabii daha çok kontrol eder olsam da sayfayı, yazacak şeyler olması için yaşanmış şeyler de olması gerekiyor...

Şu sıralar olaylar bağlantılı olduğundandır tabii, yine bir alttaki konuya devam ve geliştirme niteliğinde olacak bu yazı da.

Beklemeyi sonu gelmez bir yarış olarak düşündüğümde, ne tarz bir yarış olduğunu da belirlemek geldi aklıma... En başta olayı bir koşu yarışı olarak düşündüm. Hedefi göremediğiniz, bitirmeye yakın ya da uzak olduğunu göremediğiniz bir yarış. Sadece koştuğunuz, ve en önemlisi tek başına koştuğunuz bir yarış. Sizi tribünlerden izleyen, uzaktan bağıran bir sürü kişi oluyor ve bazen onların desteğini yanınızda hissediyorsunuz ama o gözükmeyen bitişe doğru koşan kendinizden başkası olmuyor.

Peki hedef gerçektende orada mı bekliyor bizi? Amacımız gerçektende oraya ulaşmak mı? Bu noktada hata olduğunu düşünürken, bayrak yarışı mantığı geldi aklıma. Amaç bitiş çizgisine ulaşmaktan çok, elimizdeki bayrağı düşürmeden sonuca götürmek değil mi ? Yarış pistine hayattan bir dilim adını versek ve bu yolda her zaman hedefimizi görerek koşuyor olsak? Benim aklıma daha çok yattı açıkcası bu benzetme.

İşte bu benzetme de zaten 2 düşünceyi de yanında getirdi:

İlki, bayrağı her zaman elimizde taşıyor olmak, gayet ağır ve gittikçe de ağırlaşan bir yük kendisi. Bırakmak istesekte, bıraksak ilerleyebilsekte, en sona vardığımızda elimizde tutmak istediğimiz o bayrak olmayacak mı? Peki o bayrağı her zaman görüyor olmanın verdiği etki? Bayrağı tuttuğunuz halde işe yarayacağı zamanın bitiş çizgisinde olacağı? Her geçen gün daha da ağırlaşması; yaklaşıyor olsanızda yorulmaya başlamanızla gelen bırakma hissi...

Hadi götürdük bayrağı bitiş çizgisine diyelim. Aslında başlı başına bir yazı olabilecek bu 2.düşünce de tam bu noktada ortaya çıkıyor zaten: Bitiş çizgisinde bayrakla ne yapmalı? Hedefe doğru koşarken bütün düşünce hedefe yönelik ama ulaştıktan sonra insanın ne yapacağını hesaplaması zor. Koştuğun hedefe her yaklaştığın saniye, bu belirsizliği de bir o kadar kendine çekmek oluyor. Bir anlık amaçsızlık, hedefsizlik, uzun süredir koşulan bir yarışın bitmişlik hissi. Bu kısım zamanı geldiğinde anlaşılacak duygular içeriyor sanırım, fazla irdelemem yersiz. Ancak bazen korkuttuğu bir gerçek.

Bu kadar düşünce yeterli sanırım.

Koşmaya devam...

14 Kasım 2008 Cuma

Beklemek...


Birkaç ay geçmiş aradan ben buralara yazmayalı... Ne kadar gariptir ki, bir alt entry ile aynı konuya sahip olsa da, bambaşka bir yönünden bahsedeceğim o konunun bu yazıda. Plan yapamamak.

Plan yapamamamın nedeni beynimin eskisi gibi çalışmaması ya da yeteneğimi yitirmiş olmam değil, gayet güzel çalışıyor onlar. Ama şu anda önümde duran olaylar beni ilgilendirdiği halde gidişatları bana o kadar uzak ki, onların sonuçlarını beklemekten başka çarem yok. Bazılarını atlattım, bazılarının içindeyim, bazıları ise gümbür gümbür üstüme geliyor.

İşte bu kimisi bana başta tamamıyla yabancı olan olayların beraberinde getirdiği yeni bir duygu bu: Beklemek. Sonunu bile bilmediğiniz bir yolda yürümek, ama o yolu kısaltacak hiçbirşey yapamamak. Sadece bir gün biteceğini ummak ve düşünmek. Ancak düşünceleri hayata geçirememek, sadece o düşüncelerin gerçekleşmesi için umutlanmak. İnsana o kadar fena bir "kendi kontrolünü kaybetme" duygusu veriyor ki, yaşamayana anlatamam sanırım.

Bir süredir çabalasamda, son zamanlarda iyice bıraktım kendimi beklemenin akıntısına. Yağmur yağıyor, hasta olmamak için şemsiyemi her zaman açık tutmam ve dimdik ayakta durmam lazım. Ama en önemlisi, beklerken düşündüğüm şeylerin büyüsüne kapılmamalı, şemsiyeyi elimden bırakmamam lazım. Belki beni buradan kurtaracak olan beklediğim taksinin geleceği yöne umutla bakmam... Zaten esas korkutan da bu: Taksi kim bilir ne zaman gelecek?

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Planlar, planlar, planlar...


Planlamak. Olan, olacak, olabilitesi olan, olmuş , olması gereken, olması sağlanmalı, olur mu ki, olsa, olmalı... Kısaca her türlüsü. Yapacaklarını planlamak, bu planları uygulamaya koymak, küçük ya da büyük fark etmemesi.

Son zamanlarda bu huyum oldukça ön plana çıktı aslında. Plan yapmayı severim, planlarımın altüst olmasına da çok bozulurum. Bazı hareketlerin başka kişiler/şeyler üzerine yaptığı etkileri görmek, onları bazen manipule edebilmek gerçekten güzel. ( etki olayını konuşmuştuk daha önce blogda )

Son zamanlarda dediğim gibi oldukça taktiksel davranmam gereken, planlar uygulamam günlerim, saatlerim, dakikalarım, saniyelerim oldu. Bunların hepsi benim yararına mıydı ? Hayır, başkaları adına uygulamaya koyduğum planlar da oldu, ödüllerini de topladık diyelim.

Ha burada biraz komutanmışım, planlar 81923 saat düşünme gerektiriyor gibi konuşmuş olabilirim, "plan" denilen şeyi o kadar büyütmeyin. Yapacağınız tek bir hareketi daha önceden düşünmeniz, onu planlamış olmanız demektir. Aklınızdan geçen düşüncedir plan, anlık yaşamamaktır aslında.

Zaten olay da burada kopuyor, aradaki fark da burada ortaya çıkıyor. Acaba şu günlerde hiç düşünmeden olacakları bekleyip yaşasaydım daha mı farklı olurdu herşey ? Hiçbirşeyi düşünmeyip her hareketime olay gerçekleştiğinde karar versem başım daha sonra ağrır mıydı, plan yaparken zaten ağrıdığını düşünürsek...

Bir de izleyici olma ihtimali vardı bazı olaylarda. Hiç karışmasaydım, planlarla olacakları manipule etmeseydim aynı şey olur muydu ? Sanırım merakımın da etkisi, olaylara burnumu sokmadan edemediğimden asla izleyici olamayacağım, olsam bile izleyiciliğin asıl kuralını, "olaylara karışmama" yasasını çiğnerim direk.

Planlarım beni bugüne getiren, planlarım beni bu günden sonra ileriye götürecek olan. Dediğim gibi, her uyguladığım benim yararıma olmuyor ama bazı planları sadece kendim için uygulasam şu anda yalnız olabilirdim.


Meh.

10 Nisan 2008 Perşembe

Tilki Tilki Saat Kaç ?


Bir insan kafasında ne kadar uzun süreli plan yapabilir ki ?

Hayır, bundan sonraki 2 ayım - 8 haftam - 60 günüm - 1440 saatim - 8640 dakikam - 518400 saniyem için planım belli bile diyebilirim. Hepsi ciddi sorumluluk da değil aslında, arada eğlence, etkinlik vb şeyler de var merak etmeyin. Ancak her geçen gün "Şu gün şu var!" , "Bu gün boş musun", "Haftaya şunu yapcaz", "Bugün bunu yapman lazım", "3 hafta sonra şu var"... gibi şeylerle biriken takvimim yüzünden ne yapacağımı şaşırdım, her birini düşünmekten gündelik işlerimi unutur oldum.

Daha dün akşam, ödevim olduğunu unuttum. Gece 3:30 da sıcacık yatağıma girdiğim ve kafamı yastığıma koyduğum anda dank etti... Koğuş kalk! Ödevin var!

Hele bir de tarihler kayıyorsa ben de kayıyorum onlarla beraber... Güzel oluyor, kayak hocası az para alıyor hem.

Dinlenmeye ihtiyacım var. Plan yapmadan, önüme gelecek olayı bilmeden yaşamak istediğim günlere ihtiyacım var. Random Encounter istiyorum, Fate Event istiyorum kardeşim !

Yine de bir yapılacak listesi gerçekleştirelim...
- Yarın (cuma) proje kod sunumu
- Cumartesi günü kargo işleriyle uğraşıcam.
- Pazar teslim etmem gereken önemli belgeler var.
- Salı oturaklı bir sözel dersten vize
- Çarşamba 4.kez aldığım bir dersten vize
- Yine bu çarşamba günü, biri 1 hafta, öbürü yaklaşık 1 aylık bir ödev.
- Haftasonuna kadar yapabildiğim proje çalışmaları
- 2. hafta, başka vizeler.
- Ödevleri unutmayalım, her hafta 2-3 belirli güne ödevlerim oluyor, rutin şeyler gerçi bunlar.
- 3. hafta, sanırım bu dönemin son vizeleri ^^
- Ancak 3.hafta sonu, projenin oturmuş olması gereken belgeleri
- Nisan bitti, mutluyuz, buralarda sanırım bir Oyungezer buluşması olabilir gibime geliyor
- 4. hafta bundan sonra, burada da 1 vize görebilme ihtimalim var. Elimdeki proje kodunu da kendi başına çalışır hale getirmem lazım (bundan öncekileri düzgün toparlarsam burası kolay...)
- Ha, bu zamana kadar neredeyse her dersten aldığım sunum ve dönem ödevimsi projelerin(diğer proje dediğim direk Proje dersi oluyor bu arada) teslimleri, raporları, sunumları falan var. 4 taneler sanırım onların ayrı çalışmaları.
- Ödevler devam ediyor.
- Bahar şenliği olacak, rahatlayabilirim ama yine de akıldaki bir tarih.
- 23 Mayıs, okul bitiyor, 1 hafta tatilim var. Ancak tarihler bitmiyor.
- Mayıs ayını daha hızlı geçtim , ay sonunda bir buluşma daha. Ve bitmiş olması gereken bir proje ile Haziran ayına güzel bir başlangıç
- Finaller... Tarihleri tam belirli olmasa da bu 2 haftayı sayabiliriz.
- Ve tatil. İşte beklediğim an, ama değil. Çünkü daha kimseyle görüşemediğim (torpil yapabilecek/yaptırabilecek var mı bir bilgisayar mühendisine ? :P) Staj olayımın 2.kısmı var.
- Arkadaşlarla yapılan farklı farklı planlar ve ara küçük konuşmalar cabası bu arada bütün bu planlarda.

Şu maddeleri sakin kafayla azaltmak... Tek istediğim bu :(